Vatanın Sahibi Değil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Vatanın Sahibi Değil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Nisan 2013 Pazar

Cumhuriyetin İlk Kadın hakimi Adalet Yılmaz


Cumhuriyetin İlk Kadın hakimi Adalet Yılmaz

Yaşlı kadın yatağından kalktı. Sabah ezanının insan ruhuna huzur veren sesi oda içinde yankılanıyordu.
88 yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle pencereye doğru yöneldi. Pencereyi açması ile birlikte odaya ezan sesi ile birlikte baharın güzel kokusu ve kuş cıvıltıları doluştu.
 
Penceresinden gözüken Kurtuluş Parkına bakarak yaşlı ciğerlerine sabahın ılık esintisi ile doldurdu. Abdestini aldı, saba
h namazını kıldı. Mutfağa yöneldi. Çayla birlikte bir iki lokma bir şeyler atıştırdı.
Oturma odasına yöneldi. Eski bir fiskos masasının yanındaki koltuğuna ilişti.
Masanın üstü çerçeveler ile doluydu. Bir tanesine uzandı, camının üzerinde titreyen parmaklarını dolaştırdı.
Çerçevenin içindeki fotoğrafta İstiklal madalyalı kara yağız bir adamla, makyajsız olmasına rağmen güzelliği göz alan bir kadın birbirlerine bakarak gülümsüyorlardı.

Yaşlı kadın ‘Günaydın Anne, Günaydın Baba’ dedi. Usulca yerine koyduğu çerçeveye bir bakış daha attıktan sonra başka bir çerçeveyi eline aldı.
Bu siyah beyaz fotoğrafta da subay üniformalı bir adamla bir gelin yan yana duruyorlardı. Yaşlı kadın çerçeveyi titreyen dudaklarla öptü. ‘Günaydın Kocacığım’ dedi. Kadın bu çerçeveyi de bıraktıktan sonra üçüncü ve son çerçeveye uzandı.
Artık gözlerinden yaş damlıyordu. Fotoğraftaki biri erkek diğeri kız çocuklara bakıp ‘Günaydın Evlatlarım’ dedi.
Tüm çerçevelere kısaca göz atıp ‘Sizleri, hepinizi çok özledim’ dedi.
Gözlerinde biriken yaşları sildi. Artık ağlamak için bile yaşlı hissediyordu kendini. Ağır ağır doğrulduğu koltuğundan eski telefonuna doğru yöneldi. Ağır ağır numaraları çevirdi. Karşısına çıkan adama ‘Bir taksi istiyorum’ dedi ve adresi verdi. Kapısını kilitleyip, apartman merdivenlerine yöneldi. Yıllarca çekmediği zorluk kalmamıştı ama şimdi bu merdivenler hayatının en büyük engeli olmuştu. Ağır ve dikkatli bir biçimde iniyordu.
Sabırsızlanan taksi şoförünün çaldığı korna sokağı inletiyordu. ‘Patlama be adam’ dedi. Nihayet taksiye binebildi.
’Teyze hoş geldin’ dedi 25–30 yaşlarındaki şoför. ‘Nereye gidiyoruz?’
Kadın kısa bir sessizliğin sonunda ‘Tüm bir gün beni taşır mısın?’ diye sordu.
‘Sana 500 lira veririm.’
Adam küçümser bir gülümseme ile, ‘Mal sahibi benden her gün 500 lira istiyor teyze’ dedi.
Kadın gülümsedi
‘O zaman sana 650 lira vereceğim ne dersin?’
‘Kurtarmaz ama senin güzel hatırını kırmayayım. İlk önce nereye gideceğiz?’
‘Anıtkabir’e’
‘Anıtkabir’e mi?
‘Evet’
‘Tamam teyzeciğim’
‘Yaş kaç teyzeciğim?’
‘Seksen sekiz’
‘Maşallah Allah uzun ömür versin teyzeciğim’
‘Allah sağlıklı mutlu ömür versin oğlum’
‘Haklısın teyzecim’

Taksi Anıtkabir’in kapısına gelmişti. Şoför ‘Teyzeciğim geldik’ dedi. Dalgın görünen kadın ‘Evladım burada yardımına ihtiyacım var’ dedi. ‘Benimle gel’ Adam şaşırmıştı. ‘Tabii teyze’ dedi. Kuşkulu gözlerle ‘Bizi buraya alırlar mı?’ diye sordu.
O ana kadar dalgın ve yorgun görünen kadın, bir anda irkildi. Gözlerinden ateş fışkırarak ‘Ne demek almamak? Sen daha önce hiç gelmedin mi buraya?’ dedi ‘Hayır’
‘Kaç yıldır Ankara’da yaşıyorsun?’
‘Ben Ankaralıyım teyze. Doğma büyüme’
‘Ee o zaman’
‘Ne bileyim bir kez okulla gelmiştik bayramda. Bayram olmayınca burası kapalı sanıyordum ben’
Kadın sinirli bir şekilde kafa salladı.
Şoför utanmıştı. Mozoleye çıkan mermer merdivenlere kadar konuşmadılar. Merdivenlere geldiklerinde Şoför kuşkulu bir şekilde
‘Nasıl çıkacaksın Teyze?’ diye sordu.
‘Her ay nasıl çıkıyorsam öyle’
‘Her ay geliyor musun?’
‘Evet’
Uzun bir uğraşla merdivenleri çıktılar. Mozoleye doğru ağır ağır ilerlediler. İçerisi çok serindi. Şoför büyük bir azimle yürümeye çalışan kadının koluna girmişti. Kadının nefes alışları sıklaşmıştı. Nihayet mozolenin önüne geldiler. Kadın şoförün kolundan ani bir hareketle kurtuldu. Çantasını açtı. Tek bir karanfil çıkardı. Mozoleye doğru ilerledi. Çiçeği mozoleye koydu. Şoför şaşkınlıkla olayı seyrederken kadının ağzından şu sözlerin döküldüğünü fark etti.
‘Hayatım boyunca sana verdiğim sözü tutmak için çalıştım’. Ağır ağır geriye çekilen kadın ellerini açıp Fatiha okumaya başladı. Şoför kısa bir şaşkınlığın ardından ona katıldı. Kadın bir anlık suskunluktan sonra, ‘Hadi gidelim’ dedi.
Geldiklerinden çok daha ağır bir şekilde arabaya döndüler. Şoför kadının durumundan endişelenmeye başlamıştı.
‘Yoruldun mu Teyze’ dedi.
Kadın sustu.
Bir süre suskunluktan sonra ‘Evet hem de çok yoruldum’ diye cevapladı. Nereye gidiyoruz?’

‘Bankaya’!
Şoför arabasındaki kadının herhangi biri olmadığını anlamıştı. Bu yaşlı kadının Atatürk’e verdiği söz ne olabilirdi? En sonunda dayanamadı.
‘Teyzeciğim bir şey sorabilir miyim?’
‘Sor bakalım evladım’
‘Anıtkabir’de Atatürk’e bir söz verdiğinizi söylemiştiniz. O söz nedir?’
‘Uzun hikâye evladım’
‘Olsun be teyze anlat ne olur’
‘Ben lisedeyken bizim okulumuza gelmişti Atatürk. Beni de ona çiçek vermek için seçmişlerdi. Çiçeği verdiğimde bana ismimi sordu. Bende ‘Adalet’ dedim. Bunun üzerine ‘Ne güzel ismin varmış’ dedi. ‘Okulu bitirince ne olacaksın’ dedi bana. Hemşire dedim. Oda ‘Güzel meslek ama bence sen Hâkim ol ismine çok yakışır’ dedi. Ben kadından hakim olmaz ki dedim. Kaşlarını çattı, ‘Sen istedikten sonra olur. Senden söz istiyorum hakim olacaksın’ dedi .’
‘Sen ne dedin peki?’
‘Mustafa Kemal emretmiş ne denir? Söz verdim.’
‘Peki, olabildin mi Adalet Teyze?’
‘Evet, ben Cumhuriyetin ilk kadın hâkimlerindenim.’
‘Vay be. Sende ne hikâye varmış Adalet Teyze’
‘Herkesin bir hikâyesi vardır evladım. Herkesin hikâyesi de kendine göre değerlidir. Eğer insanların hikâyelerini bilip anlayabilirsen insanlara daha anlayışlı davranabilirsin’ ‘Haklısın Adalet Teyze. Bu banka mı gelmek istediğin’?
‘Evet’!
‘Yardım edeyim mi? Bende geleyim mi?’
‘Hayır. Sen burada bekle lütfen. Bu arada adın neydi evladım?’
‘Osman teyzeciğim’
‘Tamam Osman. Beni 45 dakika kadar sonra buradan al olur mu?’
‘Tamam teyzeciğim’!
Adalet hanım bankadan içeri girdi. Osman öğlen saatinin geldiğini fark edip yemeğe gitti. Yemek boyunca Adalet hanımı düşündü.  ‘Kim bilir neler yaşamış, neler görmüştür’ diye düşündü. Tam vaktinde bankanın önündeydi. Adalet hanım 15 dakikalık gecikme ile geldi.
‘Hoş geldin Hâkim Teyze’
‘Çok uzun zamandır bana Hâkim denmemişti.’
‘Hoşuna gitmediyse söylemeyeyim?’
‘Yok, aksine hoşuma gitti. Sağol’
‘Nereye gidiyoruz?’
‘Seyranbağlarına’
‘Tabii’
‘Hâkim Teyze çok yer gezmişsindir sen’
‘Tüm Anadolu’yu karış karış gezdik rahmetli kocamla’
‘Ne iş yapardı amca?’
‘Subaydı.’
‘Ne zaman vefat etti?’
‘1952′de’
‘Çok olmuş. Gençmiş’
‘Kore savaşında şehit oldu.’
‘Allah rahmet eylesin Hâkim teyze’
‘ Sağ ol’
‘Seyranbağları’na geldik nereye gideceğiz?’
‘Sağa sap. İkinci binanın önünde dur.’
‘Tamam. Buyur Hâkim Teyze. Geleyim mi ben’ ‘Yok bekle burada’
Osman beklemeye başladı. Bir ara merak etti. Binanın uzaktan görünen levhasına baktı. ‘Seyranbağları Kız Yetiştirme Yurdu’ yazısını okudu. Anlam veremedi. ‘Bu kadın burada ne yapar ki?’ diye düşündü.
Yarım saat sonra Adalet Hanım göründü. Yanında orta yaşlı kibar bir hanım vardı. Adalet hanımı arabaya ağır ağır bindirdi. Kadın ‘Adalet Hanım size ne kadar teşekkür etsek azdır. Her zaman yanımızdasınız. Kızlarda sizi çok seviyor. Ne olur arayı çok uzatmayın. Yine gelin’ dedi.
Adalet hanım, buğulu gözlerle ‘İnşallah. Kızlara selamımı söyleyin. Bende onları çok seviyorum. Onlara iyi bakın’ dedi.
Araba hareket etti.
‘Nereye Hâkim Teyze?’
‘Hemen iki sokak öteye’
Osman iki sokak ötede bu sefer başka bir binanın önüne park etti.
Bu binada da ‘Ankara Seyranbağları Huzurevi’ yazıyordu.

‘Bekle beni’

‘Tabii Hâkim Teyze’

Yine 1 saate yakın bir bekleyişin sonunda bu sefer etrafında birçok yaşlı kadın ve adamla çıkageldi Adalet Hanım. Sarılıp öpüştükten sonra oradan ayrıldılar. Osman dikiz aynasından Adalet Hanım’ın gözlerinden akan yaşları fark etti.
‘İyi misin Hâkim Teyze’
‘İyiyim Osman. Eski dostları görünce insan bir hoş oluyor’
‘Nereye gidiyoruz?’
‘Cebeci Asri Mezarlığına’
‘Tamam’
‘Teyze nerelisin sen?’
‘Aydın Sökeliyim. Babam orada pamuk ekerdi. Annem ev hanımıydı. Sonra Kurtuluş Savaşı oldu. Babam savaşa gitti. Söke işgal oldu. Biz dağlara kaçtık annemle. Saklandık dağ köylerinde. Savaş bitince Söke’ye döndük. Allah’a Şükür Baba’mda sağ salim döndü savaştan.’
‘Sonra ne oldu?’
‘Liseye Aydın’a gönderdi babam. Orada Atatürk’le karşılaştım. Sözümü tutmak için İstanbul’a gittim. Hukuk fakültesine girdim. Orada rahmetli eşimle karşılaştım. O Harbiye’de okuyordu o zaman. Mezun olunca evlendik..’
‘Çocuğunuz var mı?’
‘Bir kızım bir oğlum vardı.’
‘Neredeler şimdi?’
‘Oğlum dışişlerinde çalışıyordu.’
‘Ne güzel’
‘1978′de Fransa’da Ermeniler öldürdüler.’
‘Üzüldüm Hâkim Teyze. Başın sağ olsun. O da babası gibi şehit oldu yani’ Evet. Şehit babanın şehit oğlu. Allah kimseye evlat acısı vermesin.’
‘Âmin. Ya kızın?’
‘O eşi ve çocukları ile İzmit’te yaşıyordu. Öğretmendi. 1999’da depremde hepsi vefat ettiler.’
‘Allah rahmet eylesin. Boş boğazlığımla üzdüm seni Hâkim Teyze kusura bakma’
‘Sanki sormasan aklımdan çıkıyorlar mı evladım. Sen üzülme sağol’
‘Geldik Teyze’
‘Tamam evladım. Al işte paran artık gidebilirsin.’
‘Hâkim teyze buradan nasıl döneceksin? Ben seni bekleyeyim eve bırakayım.’
‘Yok, beni alacaklar buradan’
‘Hâkim Teyze bu para fazla. Kusura bakma ben sana yalan söyledim.
Taksinin sahibi benden 350 lira bekliyor. Affet beni. 350 ‘yi ona veririm. Gerisi kalsın.
Bende para istemem. Bugün senden aldığım hayat dersinin parasal karşılığı yok zaten.’
‘Çocukların var mı?’
‘İki tane ellerinden öperler.’
Taksinin güneşliğinden çocuklarının resimlerini çıkarıp gösterdi.
‘Adları nedir?’
‘Kemal ve Ayşe’
‘Oğlumun adı da Kemaldi.’
Sessizliğin ardından Osman’ın elindeki parayı ittirdi Adalet Hanım..
‘Onlara bir şeyler al benim için. Onları okut. Ama yalansız, dolansız, çok çalışarak helal lokma ile büyüt ve okut.
Atatürk’ün bana yaptığı gibi içlerindeki gücü fark etmelerini sağla.
Bir de vatanını, milletini sevmelerini öğütle onlara.’
Osman Adalet Hanımın ellerine sarılıp öptü. Ona iyi evlatlar yetiştireceğine söz verdi.
Adalet hanım mezarlığın kapısından ağır ağır içeri girerken; Osman yaşlı gözlerle onu izliyordu.
Hayatının en büyük dersini kendisi küçücük, yüreği yaşadığı acılara rağmen kocaman ve güçlü bu yaşlı kadından almıştı.
Osman arabasını mal sahibine götürmeye karar verdi. Bu gün daha fazla çalışamazdı.
Ertesi gün Ankara’da garip bir yağmur yağıyordu. Sanki gök delinmişti. Osman taksiyi mal sahibinden almış, durağa gelmişti.
Çay ocağının yanında duran gazeteyi aldı. İlk sayfadaki haberlere göz gezdirdi.
Siyaset doluydu gazete. Hiç anlamazdı. Sıkılıp adli olayların yer aldığı üçüncü sayfayı açtı. Taksiciler arkadaşları ile ilgili kötü haberleri genellikle oradan alırlardı.
Göz gezdirirken bir haber dikkatini çekti:
’Dün gece geç saatlerde Cebeci Asri mezarlığında bulunan cesedin Cumhuriyet tarihinin ilk Kadın Hâkimlerinden Adalet YILMAZ’A ait olduğu belirlendi. Adalet YILMAZ’IN bulunduğu yerdeki mezarların eşine ve oğluna ait olduğu belirlendi. YILMAZ vefat ettiği gün bankadaki tüm parasını çektiği, bu parayı ikiye bölerek Seyranbağları’ndaki bir kız yetiştirme yurdu ile bir huzurevine bağışladığı belirlendi. Polis, Adalet YILMAZ’IN mezarlığa ölmek için gittiğini düşünüyor.’
Osman bir anda sarsıldı. Gözyaşlarına engel olamıyordu. Taksici arkadaşları hiçbir şey anlamadılar.
Bir daha da hiç anlatmadı Osman bu yaşadıklarını.
Herkesin tek bildiği Osman’ın bardaktan boşanırcasına yağan yağmur altında
’Gökler bile sana ağlıyor’ diyerek ağladığıydı.

16 Nisan 2010 Cuma

Vatanın Sahibi Değil, Kiracısı Olmak ..

Kemalizm bir ideoloji değil, doktrindir...
Kemalizm’in en büyük başarısı, devlet eliyle Anadolu birliğini temin etmesidir. Anadolu’da yaşamanın ilk şartı olan birlik ve beraberliktir.
Mustafa Kemal bunu sağlamıştır.
Herkesin şu soruya yanıt vermesi gerekir; bu topraklarda yaşamak istiyorlar mı istemiyorlar mı?
Evet, herkes diyorum; Türkler, Kürtler, Araplar, Boşnaklar, Çerkezler, Rumlar, Ermeniler, Yahudiler...
Türk vatandaşı olarak yaşamak istiyor muyuz?

Bunun cevabı önemlidir.

Eğer evet ise, o zamana herkes birlikte, bir arada birbirine tahammül ederek, bu topraklarda yaşamayı öğrenecektir...

İşte Kemalizm bunu sağlamıştır...
**
Şimdilerde bu birlik ve birliktelik çözülmeye çalışılmaktadır.

Türk’ü de Kürt’ü de, Çerkez’i de, Abaza’sı da, Boşnak’ı da, Arap’ı da bu toprakların sahibi olarak birlik içinde yaşamayı benimseyecek ve yaşayacaktır.

Bunun başka alternatifi yok...

Bu topraklarda yaşamanın ilk ve son şartı birlik ve bütünlük içinde olmaktır.

Bunu istemeyen olabilir.

O zaman başka alternatifler üretmeleri gerekecektir.

“Ben şurada yaşayacağım ama benim dediklerim olacak” diyemez hiç kimse...

Atatürk ve arkadaşları Kurtuluş Savaşını yapmasaydı ne olurdu?

“Her şey olabilirdi, hiç bir şey olabilirdi” diyecekler çıkabilir.

Ancak şunu unutmamak gerekir ki varsayımlarla tarih olmaz, oluşmaz da…

Tarih, öyle tecelli etmesi gerektiği için, öyle olması gerektiği için tarih olmuştur...

Kurtuluş Savaşı olması gerektiği için olmuştur...

Anadolu medeniyetler mezarlığıdır...

Atatürk olmasaydı bir mezarlık daha olurdu Anadolu’da!
**
Ön-Türkler altı bin yıl önce, bilinen günümüz Türkleri ise bin yıldan beri Anadolu’dadır.

İlelebet kalacaklar mı?

Kalabilmeleri için toprağa tutunmaları gerek, kök salmaları gerekir...

Balkanlarda, Arabistan’da, Afrika’da, Avrupa’da tutunamadıkları için, toprağın sahibi olamadıkları için, kök salamadıkları için kalamamışlardır...

Yüzyıl önce Türkler Arabistan’daydı, Balkanlardaydı, ama şimdi yoklar orada!

Bin yıl sonra Anadolu’da olabilecek miyiz?

Bilen olur mu, garantisi var mı?

Yok...
**
Bir yerde kalıcı olabilmek için toprağa tutunmak gerek...

Toprağa tutunup kök salamıyorsa, bir ağacın bitkinin orada kalıcı olması mümkün değildir...

Toprağa tutunmanın ilk şartı da ekonomik üretkenliktir, ürettiğinin paylaşımıdır ve birlikte yaşamaktır...

Üretim-paylaşım-birlikte yaşama fikri, düşüncesi, zihniyeti oluşmamışsa bir toplumda, o toplumun o topraklarda kalıcı olması mümkün değildir.

Çok çarpıcı bir örnek verelim; İspanya’da kurulan Endülüs Devleti’nin Arap’ları eğer orada üretip-paylaşıp-birlikte yaşamayı başarabilselerdi, o zaman, o toprağın sahibi ya da ortağı olarak tutunmuş olacaklardı; bunu başaramadıkları için bugün Granada bölgesinde sadece 1-2 tarihi saray vardır; toprağa tutunmuş olsalardı, en azından bu 1-2 saraylar yerine binlerce Arap olurdu.

Benzer bir olayı Türkler için söylemek mümkün; işte Arabistan, işte Ürdün, işte Irak, işte Balkanlar, işte Avrupa…

Demek ki torağa tutunmadan kalıcı olunamıyor, bu gerçeğin iyi anlaşılması gerekir...
**
Peki diyelim ki toprağa tutundunuz, yani üretip paylaşıp birlikte yaşamaya devam ettiğiniz bir yurdunuz var; örneğin Anadolu…

Yüzyıllardan beri Türkler bu topraklara tutunmuş ve birlikte yaşıyor.

Peki, âlâ bu toprakların üzerinde neleri var; fabrikaları var, tarlaları var, çiftlikleri var; limanları, hava alanları, ticaret merkezleri vs. her ne arasanız var...

Bunlar bu toprağın sahipleri tarafından zaman içinde yapılmış, oluşturulmuş, emek ürünü, katma değer yaratılmış kurumlardır...

Bunları teker teker başkasını, örneğin yabancıları, “kâr” getirmek amacıyla ortak edersek, ya da kar etmiyor diye yabancıya satarsak, sonuçta “seninmiş gibi görünen” kurumlar başkalarının eline geçer!

Sen zan edersin ki onlar senin, aslında senden çıkmış, sen malın sahibi değilsin artık; kiracı durumuna düşmüşsün demektir!

Yeni sahipleri dese ki; “haydi bakalım senin miadın doldu, buraların sahibi benim” derse ne yapabilirsin?

Şöyle bir örnek verelim; bir ofisiniz var, orada çalışıyorsunuz; ofisi satmışsınız ama bunun farkında değilsiniz, yeni sahipleri müsaade ettikleri sürece orda çalışma şansınız var; eğer insaflı iseler sizin bilgisayar fişinizi çekmez, elektriğinizi, telefonunuzu kesmezler…

Şimdi bakalım Türkiye’ye; yüz sene sonra hangi kurum Türklere ait olarak kalabilecek?

TELEKOM mu?

Bankalar mı?

Limanlar mı?

Ormanlar mı?

Fabrikalar mı?

Mega-marketler mi?

Çünkü artık siz üretmiyorsunuz, sadece tüketiyorsunuz…

Tüketen toplum, kiracı toplumdur…

Eninde sonunda bulunduğu yerden atılacaktır…

Sonuç şudur; bu toprakların efendisi mi yoksa kiracısı mı olmak istiyorsunuz?

Her şeyi sattınız, fakat ofisin sizin olduğunu sanıyorsunuz...

Sadece kiracı olabilirsiniz orada…

Üretmeyen devlet, üretmeyen millet kiracı olur yurtlarında…

Akıbetimiz buna doğru mu, değil mi?!

Düşünelim!


(¯`°¤, ® RUNAWAY ® ,¤°`¯)



İletişim araçları